7/8/2009 - Şükredenler ve Sabredenler!

Medine'nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.
Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimiz(sas)'in huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Rasûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.
Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Rasulullah Efendimiz(sas) namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.
Efendimiz(sas) güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb (R. anh) ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var."
Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi(sas) çok hislenir onlara hayır dualar ederler.
Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.
Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimiz(sas)'e anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz(sas), Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allah'ın Rasulü en iyisini bilir" cevabını verir.
Efendimiz(sas) onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!"
Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.
Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o Yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/4/2009 - Sen ki Yanık Sevdamsın Benim.

Sen ki yanık sevdamsın benim...
Sen yaralı serçemdin benim. Yüreğime kondun, bense söz eyleyip dilimden uçuramadım seni ya Resûlallah!
Kalbim seninle tanıdı sevdayı, bense kırmızı bir gül verip canana, tanıtamadım seni ya Resûlallah!
Ruhum sensiz kördü, karanlıktı. Sen, gören gözü idin ruhumun. Bense nefs gözlüğümü çıkarıp, gözümün ta içine bakanlara gösteremedim seni ya Resûlallah!
Sen ıslah ettin yüreğimi, huzuru oldun kalbimin. Bense nice sıkıntılı dostlarıma, yüreğimdeki senden bir buket sunup, huzur veremedim ya Resûlallah!
Sen solmasını istemediğim çiçeğiydin ruhumun, bense sünnetullah deryasından bir bardak su dökemedim sana ya Resûlallah!
Sen ziyafet verdin gönlüme, bense hadis sofrasına oturup lezzetini tadamadım ya Resûlallah!
Sen dertlerime ilâçtın, dermandın yaralarıma. Bense gözyaşlarımı su eyleyip içemedim seni ya Resûlallah!
Sen ki ahlâk merdiveninin zirvesindeydin. Bense terbiye çarığını giyip, huzuruna çıkamadım ya Resûlallah!
Sen bir hoşgörü pınarıydın, usulca aktın kalbimin derinliklerine. Bense içerine girip, günah kirlerimi yumamadım ya Resûlallah!
Sen ki yanık sevdamdın benim. Seni göremeyişin, göremeyecek oluşun ümitsizliği ateş olup yaktı beni. Bense Rahman'dan bir damla rahmet dilenip, bu ateşi söndüremedim ya Resûlallah!
Sen olmasan yoktu yüreğim, sen ki her şeydin benim için. Bense hiçbir şeyliğimi bilip, her daim boynumu bükemedim ya Resûlallah!
Yaşanılmaya en lâyık aşk sende idi, görülesi göz, duyulası söz sende. Bense Asr’ı Saadet'e benzemeyen şu ömrümde, seni bulamadım ya Resûlallah! ...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/4/2009 - Ölümle Geldim

Ya Rab!..
Kapına geldim, ölümle geldim… Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
Dünya avuttu beni, oyaladı, eğlendirdi. Türlü ziynetiyle kendine çekti. Ben de daldım ona, unuttum seni, unuttum kendimi, unuttum öleceğimi…
Ama bak şimdi ölüm geldi, buldu beni…
Kimse etmedi bana, kendimin ettiğini… Ben kimseyi değil, ancak kendimi kandırdım. Şeytana uydum, nefsime kandım. “Ebedî yaşayacaksın!..” diye kendimi inandırdım. Yarına dâir ne planlar yaptım, ne hülyalara daldım.
Ancak bir akşam, güneş kızıl eteklerini daha toplamamıştı ki, çalındı kapım…
Oysa daha yapacak ne çok işim vardı, tadacak ne kadar lezzet, gezecek ne çok yer, toplayacak ne kadar güzellik vardı.
Elimde neler vardı, neler… Ama hiçbiri yetmezdi. Gözüm hep başkalarınınkine kayar dururdu.
Lâkin gözüm şimdi kendi yaptıklarına sâbitlendi.
Meğer ne kadar az iyilik yapmışım, ne kadar da az başkalarını düşünmüşüm. Hayatımı ne kadar da gafletle geçirmişim. Gençliğimi, zindeliğimi, gücümü, kuvvetimi, aklımı, zekâmı ne kadar da boş yere heder etmişim.
Artık nâfile… Geçen geçiyor, giden dönmüyor.
Pişman olasım geliyor, ama artık o da nâfile… Ölüm geldi, hayat bitti. Son perde indi ve gerçek hayat başladı. Benim yazdığım, kurgusunu yaptığım, sahneye koyduğum ve şimdi izleyeceğim hayat!..
“Keşke”si olmayan, gizlisi olmayan, dönüşü olmayan, müsveddesi olmayan hayat!..
Kapına geldim, ölümle geldim… Öldüm de geldim. Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
Affına geldim, lütfuna geldim, sana geldim;
Yâ Rab!..
FATMA NUR CİHAN
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/4/2009 - Seslenişim Sanadır

Seslenişim sanadır / Duy beni…
Hangi mevsimde olursa olsun sev beni. Hüzünlerin girdabında olsan da vur beni yüreğinin kıyılarına..Yorgunluğuma, zalimliğime aldırma sen. Sana dair nice hasret cümlesi birikti yüzümün kurak yakalarında. Gel de bitsin bu suskunluk. Gel de sonlansın bana dair yokluk. Sesinle düş münzevi karanlığıma. Perdelerimde zemheri beklerken sen gülüşlerinle baharı doğur gözlerime..Susma ne olur. Kendim kadar kapladığım yalnızlıktan kurtar beni. Çek beni anlamın kutsallığına. Eteklerindeki tüm mucizeleri savur göğsümün bozkır yavanlığına..Seccademde kurumaya yüz tutmuş güllere uzat nefesindeki ab- ı hayatı. Bağırmasan da olur. Fısılda yeter.
Durma öylece. Olur, olmadık gülümse bana. Gül pazarlarında aradığım yeter seni, düş imkânsızlığıma. Susadığım yeter, avuçlarından akıt dilsiz yüreğimi. Kelimelerim dökülsün gözlerinden. Nefesine gurûb eden sızılara inat sokul sen kokan baharlarıma. Gri’ye bürünmüş kentime gözlerinin rengini bırak. İçimde susturduğum çocukluğuma bayram sevinçlerini bırak. Yüzündeki gülüşlerini ver bana. Giyineyim sonra. Kent kent dolaşayım. Seni anlatayım her bir mahlukata. Avuçlarımdan sızan bayramlık sabahı intiharlarına inat sen yüzündeki Reyhan bahçelerini bahşet yaralı dudaklarıma. Yalpalayan sesimi tut sesinle. Adressizliğimin boşluğunu varlığınla kapat...Sonra da kirli yüzümü gözyaşlarınla sil. Sustuğuma bakma sen. Suskunluğumun her bir zerresinde avaz avaz seni andım..Tükettim dudaklarımdaki tüm kelimeleri. Yüklemim ben. Öznesiz yaşayamam..Seslenişimdir sanadır..Duy beni gizli öznem.
Gelişim sanadır../ Kabul et beni..
Gözlerin yollarda biliyorum. Aldırma sen yüreğimde biriken senli cümlelerin tenhalığına. Peçesini ellerimle yırtacağım bir gecenin sabahında kavuşacağım sana. Elimde sana bahsettiğim kırmızı saçlı bez bebek. Avuçlarımda bir miktar gözyaşı. Gözlerimiz gözlerimize kavuşacak o an. O an kirpiklerime uzanacak susuzluğun. Kana kana içeceksin yüreğimin sana vaat edilmiş gülüşlerini..Yırtacaksın suskunluğumu. Bir gelincik toprağı yarıp gökyüzüne ellerini uzatacak. Belki de Musa’nın asasını vurduğu yerden “ güller “ inkişaf edecek duaya durmuş avuçlara..Arala perdelerini. Gözlerini pencerelere yaklaştır. Özenle tara saçlarını..Her zamankinden farklı olarak gözlerini kalabalıklara çevir. Bozkır yüzümü ara içi boş cümlelerin müsvedde kağıt gibi atıldığı duraklarda..Gelemezsem eğer bil ki bir bülbül gözyaşlarını bıçaklamaktadır gülün dudaklarında..Tükettim tüm yolları. Bekleneni ben, bekleyeni sen. Gelişim sanadır. Kabul et beni dudağımdaki son cümlem…
Nefesimdir sana / Kat beni kendine..
Bilirsin kendim kadar yalnız, sen kadar kalabalıktır yüreğim. Adından sonra başlar nufüsum. Nefesimdir sana sevgili. Biliyorum şimdi sonbahardayız. Kuru dallarına inat gülüşlerinin tazeliğini getir bana. Sen konuşurken ben sustum. Kapattım tüm cümleleri... Mühürledim sensizliği anan her bir kepengi. Biliyorum suskunluğumun adressizliğindeyim. İçi boş bir kalabalığın içindeyim. Gözlerimdeki grileşen hayatın yorgun sabahındayım. Sabır kuyuların dibindeyim. Aldığım her nefesin sonuna ilmeklediğim seni yaşamaktayım. Yorgun yüreğimin dudaklarında senin adını yakmaktayım. Yüzündeki açan baharları yüzümün gölgelerine savur aydınlansın içimdeki karanlık. Nefesine kabul et beni. İçine kat ki; arınsın içimde kanayan çocuk..Nefesimdir sana..Ben “ kendimden “ vazgeçtim.Beni bende öldür. Öldür ki; sende doğayım yeniden. Köklerim sende kalsın. Saçlarından ötesini bilmesin ellerim. Gözlerim ise gözlerinden başka yurt edinmesin. Hadi sevgili. ..Sev beni ..Sev ki bende sonlasın amel defterim. Sev diyorum. Kendinden daha çok sev beni..Eğer ki; ıslak kirpiklerini yüreğimle kurulayamazsam dudaklarıma ilmeklediğim Fatiha’lar sonum olsun..Seccademe sirayet eden gözlerini gülüşlerimle bahara kavuşturamazsam nefesime “ La İlahe.. “ lâfzı vurulsun.. Kat beni kendine..Sebebim sensin…Gayri ben yokum sende yaşarken. Ben “ seninim “ gayri.. Öldüm..Öldüm..Sonra sende vücut buldum sırf senin hayatında bir dua miktarı yer tutabilmek için…
Bir dua miktarı sevgi istiyorum senden.. Fazla vaktim yok. Hadi uzat ellerini. Duy seslenişimi.. Bekle sabırsızca sana gelişimi.. Kendimin sonunu hazırlarken, Aslında sana doğuyorum…
Kökleri sana ait bir hayat istiyorum sadece Daha fazla kurabileceğim cümle de yok.. Nefesime sarıl… Gözetle perdelerin ardından.. Elbet bu karanlık aydınlığa gurûb edecek..
Bilirsin beni.. Kendim kadar yalnızım.. Eğer sen varsan, Ben de varım bilesin…
“ Bir dua miktarı olsa da sevginden mahrum etme beni sevgili….”
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/3/2009 - BiR YoL Ki…Ne Ten,Ne Can, Ne Yar, Ne Yaren…!!!

Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara… “Aramakla bulunmaz…”diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına…. Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında “Bulanlar; ancak arayanlardır…” ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara… Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı “ara ve bul” sesi senden geliyordu… Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle… Nasıl beklerdim hapishanemde… Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı… Düştüm yola… Artık bir yolcuyum ben de… Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu.
Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı… Seslenişim sanaydı bu yüzden: “Aç kapını ben geldim!” diye… Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları… Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ’nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki… Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım.
Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara… Toprakla buluşan yağmura… Açan çiçeğe, uçan kelebeğe… Seni soruyorum. “Daha git…” diyorlar… Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere… Haramiler çıkıyor önüme…”Dur, bekle…”diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp “Ötesi… ötesi…”diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran.. .Geçiyorum hepsini… Ne şiir kurtarıyor beni ne söz… Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor.
Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu… Senden gelip sana gittiğimi… Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi.. .Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun’un Leylâ’sı…Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına… Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına… Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç… Ne dünya kalsın ne ukbâ… Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı… Tek yolunda yürüyeyim diye… Çünkü yol da senin, yolcu da… Renkten renge giriyorsun, bir sırrını çözemeden başka bir tecellinle kamaştırıyorsun gözlerimi… Aciz olan benim, kudretli olan sen…
Öyleyse tut ellerimden. Kapat gözlerimi… Kapat ki açtığımda seni göreyim. Kesreti geçip vahdete ereyim. Bir çift yeşil göze mahkûm etme beni… Yasemin kokulu bir bahçeye.. .Ne geçmişe ne bugüne ne geleceğe…Rahmet ki bitsin bu mahmur gece…Ben sabahına uyanayım.
Dağlar aşıyorum, kartallarla söyleşiyorum. Söz bitiyor, sen kalıyorsun. Denizler geçiyorum, beyaz köpüklü dalgalarla kıyılara vuruyorum. Su, bitiyor, yine sen kalıyorsun. Vadilerden geçiyorum. Çiçekler soluyor da yine sen kalıyorsun. Ben lal, ben âmâ… Sen baki, ben fânî… Sen konuşturmazsan ben konuşamam, sen baktırmazsan ben göremem. Sen işaretler göstermezsen ben yürüyemem. Bak, şehrimin kandilleri sönmüş. Lütfet ve yak onları..Bak, tarumar olmuş bahçem. Solmuş güllerim. Sen, dirilt onları… Sen olmazsan bütün vakitler akşam, sen olmazsan ne sefa var ne vefa… Ne dünya var, ne ukbâ.. .Toz toprak oluyorum kudretini görüp bir rüzgâr esiyor, bir gece kuşu ötüyor. Bu da senden, o.da senden. Hepsi senden.
İşte gecenin elbisesi… Kumaşı senden, işte gece sefaları açıyor. Kokusu senden.. .Ama biliyorsun ki, bunlar hep tuzak… Bana ne gül gerekir ne lâle… Mihman ver ki yolun doğru olanında yürüyeyim. Değilse yollar uçurumlara çıkar… Karanlık olur her yan. Güneşe söyle ki doğsun. Bileyim ki sabah oldu. Tekrar yürümek vaktidir, düşeyim yola… Kapansın ziyan defterleri, başlasın yeniden yolculuk neşesi… Ney olup inleyeyim, kaval olup ağlayayım. Yeter ki seni söylesin dilim, senin elinden tutsun elim. Bu cihan ortasında, bu dehlizde yalnız bırakma beni…Ezelden ebede savur beni..Savur ki, toprağını arayan bir buğday tanesi gibi senin iklimine düşeyim… Orda yeşereyim…
Pervane kesiliyorum ışığında… Görüyor ve biliyorsun. Kerem ediyorsun ve açılıyor perdeler. Safalar bahşediyorsun, tazeleniyor sözler… Hû dedikçe bayram ediyor lâleler… Bak, o zaman nasıl da kanatlanıyor gönlüm… Ne doğu kalıyor ne batı… Ne güneş ne ay… Sen gelip gönül mülküne şah oluyorsun, bir bir tükeniyor yollar. Kayboluyor gam ve mihnet deryası… Parlıyor ayna.. .Can evinde hüma kuşu… Harabe içinde define.. .Ben ne yaptım da geldi bu saadet.. .Mansur gibi dara mı çekildim. Ne yaptım da şad ettin gönül hanemi… Bilirim ki rahmetindir bu… Sen olmasan ne yol biter ne feryadım. Ne tedbirim kâr eder ne cehdim.
Meğer ki, hep sendeymişim, seninleymişim. Ne yol varmış ne yolcu… Hasretin vuslat, uzağın yakın imiş. Bunu da sen bildirdin. Şimdi şahbaz olup devran etmenin vaktidir gökleri… Şimdi selâmlamanın vaktidir melekleri… Tur dağında Musa, gökyüzünde İsa olmanın demi… Kapı açıldı, suret belirdi. Bitti kavga, bitti tuzak… Ne daneler var yolda ne avcı kuşları… Sen ki vefa bağının gülüydün, cefa senden uzak… Ben derdim, sen dermanım, sen ikrarımsın benim. Saf tutmuş selvinin secdesi sana. Bütün yollar sana doğrudur sana… Şimdi ulu divânında yine rahmet, lütfet ki bağışlansın suçum, uzun yoldan geliyorum ama ellerim boş. Sâdece hasretimi sunabiliyorum sana bir de aczimi… Kabul buyurur musun?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Amelsiz cennet istemek günahlardan bir günahtır. Sebepsiz şefaat beklemek bir nevi aldanmaktır. İtaat edilmeyen Zattan rahmet dilemek ise, cehalet ve ahmaklıktır.
|