25/8/2009 - Nâr-ı Aşk

Beyaz bir kağıda mahkum hançer-i kelâm...
Mürekkep zindan olmuş el –âlem elinde...
Olmasaydı AŞK gölüne minettar kalem…
Hüznüm boy sürermiydi böyle avare dilimde….
Bir aşk-ı bâkidir..!!..MEVLA’DIR..!!! Sonsuz bir deryadır..!! Adı: nâr-ı aşk…!!
Bir Meryem dir... Suspus olmaktır... Teslimiyettir... Adı: Nâr-ı aşk…
Bir yâre-i hicrandır... Hüzündür... Göz yaşıdır adı : Nâr-ı aşk…
Bir Züleyha'dır... Yusufi lisândır... İffettir... Adı : Nâr-ı aşk…
Bir derd-i mübtelladır... Sabırdır… Ah'dır ... Adı: Nâr-ı aşk…
Bir ahuyu ceylandır.. Yârdır... Canandır... Adı : Nâr-ı aşk…
Bir mecnundur… Ayrılığı vuslattır... Adı : Nâr-ı aşk…
Bir muhabbettir! MUHAMMED MUSTAFA'DIR ! Yanmaktır.!! Adı: Nâr-ı aşk..!!
Selma Nur Haktan
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/8/2009 - Şükredenler ve Sabredenler!

Medine'nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.
Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimiz(sas)'in huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Rasûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.
Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Rasulullah Efendimiz(sas) namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.
Efendimiz(sas) güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb (R. anh) ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var."
Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi(sas) çok hislenir onlara hayır dualar ederler.
Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.
Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimiz(sas)'e anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz(sas), Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allah'ın Rasulü en iyisini bilir" cevabını verir.
Efendimiz(sas) onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!"
Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.
Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o Yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2009 - Kime Emanet?

Hak Nebi'nin dilinde nifak sayılırmış emanete hıyanet Tohum toprağa, yavru yuvaya, yuva anaya emanet Toprak suya, su buluta emanet Yusuf kuyuya, Mısır Yusuf'a emanet
Hak Nebi mağaraya, Medine Hak Nebiye emanet İbrahim ateşe, İsmail bıçağa emanet Ne bıçak, ne ateş, ne kuyu, ne de mağara etmedi ihanet Asrın İbrahimleri sana emanet
Arkadaş! Gel sen de bir kor gibi yak sineni Çünkü hepsi Allah'a emanet İçine doğru derinleş; dibi görünmeyen bir kuyu gibi ol Sakla Yusufları koynunda; Yusuflar sana emanet
Mağarada yılan olma; güvercin gibi vefalı, örümcek gibi tehlikelere perdedâr ol Mağara gibi al Muhammedleri, al yedi genci, al bütün gençliği Hz. Sümeyra Hak Nebiyi evlatlarına emanet etti "Sakın O'na bir şey olursa eve dönmeyin" dedi.
Emanete sahip çıkamayacaklarını anlayınca vazgeçtiler eve dönmekten Evlerinden çıkamayanlar neyin emanetçisi acaba? Bilecik istasyonunda yaşlı ana oğlunu cepheye uğurlarken ona:
"Oğlum babanı Dimetoka'da, dayını Şıbka'da, ağabeylerini Çanakkale'de kaybettim Sen benim son yongamsın, sen de dönmezsen ben Allah'a emanet"diyordu Ve ilave ediyordu: "Git! Sen de git! Minareler ezansız, camiler Kur'ansız kalacaksa sende git Ezan, Kur'an, Vatan kime emanet? Galiçyada, Şıbkada, Dimetokada kalanların evlatları kime emanet?
Ben sağ dönseydim "Uğrunda öldüğüm Kur'anı, canımdan çok sevdiğim islamı Yavruma öğretirdim"diyen Fakat şimdi mâbet yüzü görmeyen bu şehit evlatları kime emanet? Cafer-i Tayyar şehit olmuştu. Hak Nebi geldi, yetimlerin başını okşadı ve ağladı Baş okşayan kim, bu gözyaşı kime emanet? Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken, vücudundan kanlı kurşunu çıkartıp:
"Arkadaşım Memiş! Şunu al oğluma emanet et. Ben yaşadığım sürece vazifemi yaptım İnandığım mukaddesler uğruna can veriyorum, senden de bunun hakkını vermeni istiyorum dediğimi ilet."
Bu mukaddes kurşun kime emanet? Sütçü İmamsın; iki bacımızın yaşmağını aldılar diye Maraş'ı kana buladın Senin şuurun kime yaşmak kime emanet? Şâir Hz. Amine'ye: "Ey Ebvada yatan ölü, bahçende açtı dünyanın en güzel gülü" derken Bahçe kime, gül kime emanet? Bilaller, dem tutan bülbüller nerede?
Arkadaş; Gül de bülbül de, bağ da bahçıvan da, bıçak altında ki İsmailler, ateşte İbrahimler Kuyuda Yusuflar, şu gerideki isimsiz kümbet, şu ilerde ki ıssız mâbet
UNUTMA HEPSİ SANA EMANET UNUTMA HEPSİ SANA EMANET UNUTMA HEPSİ SANA EMANET
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2009 - Siyah Gözlerine Beni de Götür...

Daha dokunmadan kurudu irem Çöllere bir türlü yağamıyorum Yeni bir koşunun başlangıcında Biraz deprem sonrası Biraz şehir hülyası Bir kalp yangınından geriye kalan Siyah gözlerine beni de götür Artık bu yerlere sığamıyorum.
Pembe uçurtmalar yolladığından beri Sarardı tiryaki menekşeleri Sonbaharın tozlu kafeslerinde Sevgi turnaları yakalıyorum Turnalar gidiyor; ben kalıyorum Avareyim, asudeyim, yorgunum Bilmiyorum neden sana vurgunum Erzurum garında banklar üstünde Uyku tutmuyor karanlıkları Yitik düşlerimi kovalıyorum Gölgeler gidiyor; ben kalıyorum.
Binbir türlü kokuyorsa yaylalar Siyah gözlerine beni de götür Baharın koynundan koparıp sana İpek bir mendile sardığım yüreğimle Şehzade gülleri gönderiyorum Umutlar kalıyor; ben gidiyorum.
Bütün yelkenlileri, deniz fenerlerini Kaptanları sorgulayan Yanından geçen küheylanların Korku tufanına yakalandığı Siyah gözlerine beni de götür Güneş ülkesinden gelen yiğitler Benzeri olmayan bir dünya kursun Cellat, ayrılığın boynunu vursun.
Usul usul intizarı çürüten Bu hercai diken, bu çılgın arzu Sürüklüyor imkansız muştuların Eşiğine gönül vadilerini Bir ağaçtan düşen yapraklar gibi Düşüyorum tanyerine Ya topla yaralı kırlangıçları Ya da bu vefasız şarkıyı bitir Özgürlüğe giden tutsaklar gibi Siyah gözlerine beni de götür.
| | Nurullah Genç |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/4/2009 - Sen ki Yanık Sevdamsın Benim.

Sen ki yanık sevdamsın benim...
Sen yaralı serçemdin benim. Yüreğime kondun, bense söz eyleyip dilimden uçuramadım seni ya Resûlallah!
Kalbim seninle tanıdı sevdayı, bense kırmızı bir gül verip canana, tanıtamadım seni ya Resûlallah!
Ruhum sensiz kördü, karanlıktı. Sen, gören gözü idin ruhumun. Bense nefs gözlüğümü çıkarıp, gözümün ta içine bakanlara gösteremedim seni ya Resûlallah!
Sen ıslah ettin yüreğimi, huzuru oldun kalbimin. Bense nice sıkıntılı dostlarıma, yüreğimdeki senden bir buket sunup, huzur veremedim ya Resûlallah!
Sen solmasını istemediğim çiçeğiydin ruhumun, bense sünnetullah deryasından bir bardak su dökemedim sana ya Resûlallah!
Sen ziyafet verdin gönlüme, bense hadis sofrasına oturup lezzetini tadamadım ya Resûlallah!
Sen dertlerime ilâçtın, dermandın yaralarıma. Bense gözyaşlarımı su eyleyip içemedim seni ya Resûlallah!
Sen ki ahlâk merdiveninin zirvesindeydin. Bense terbiye çarığını giyip, huzuruna çıkamadım ya Resûlallah!
Sen bir hoşgörü pınarıydın, usulca aktın kalbimin derinliklerine. Bense içerine girip, günah kirlerimi yumamadım ya Resûlallah!
Sen ki yanık sevdamdın benim. Seni göremeyişin, göremeyecek oluşun ümitsizliği ateş olup yaktı beni. Bense Rahman'dan bir damla rahmet dilenip, bu ateşi söndüremedim ya Resûlallah!
Sen olmasan yoktu yüreğim, sen ki her şeydin benim için. Bense hiçbir şeyliğimi bilip, her daim boynumu bükemedim ya Resûlallah!
Yaşanılmaya en lâyık aşk sende idi, görülesi göz, duyulası söz sende. Bense Asr’ı Saadet'e benzemeyen şu ömrümde, seni bulamadım ya Resûlallah! ...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Amelsiz cennet istemek günahlardan bir günahtır. Sebepsiz şefaat beklemek bir nevi aldanmaktır. İtaat edilmeyen Zattan rahmet dilemek ise, cehalet ve ahmaklıktır.
|